Sevgilim yeşil gözlü, uzun tüylü, üç renkli ve şaşırmış suratlıydı. Artık yok.

O benim hem kedim, hem canım, hem kızım, hem sevgilimdi. Ben hayatımın on iki yılını onunla paylaştım, o bütün ömrünü benimle geçirdi.

Benden başka erkek tanımadığı için de, eve getirdiğimiz bütün erkek kedileri pata küte döve döve geri gönderdi.

Yaşlanmıştı, eskisi gibi hoplayıp zıplayamıyor, çok sevdiği ‘musluktan su içmek’ eylemi için bile yardım bekliyordu. Biz ikimiz, orta yaşlı ve yorgun bir adamla ‘mihrabı yerinde’ güzel bir kocakarı, kabuğumuza çekilmiş, kucak kucağa yaşıyorduk.

İki ay önce kanser oldu, ameliyat ettirdik, göğsüne ve karnına yayılan urlar temizlendi, ömrünü birkaç yıl uzattık sanıyorduk, akciğerine sıçramış. Birkaç gündür nefes almakta zorlanıyordu, yeniden hastaneye gitti, oradan evine dönemedi.

Ben de evimde ölmek isterim doğrusu ama bu kaç kişiye kısmet oluyor? Babam son yirmi dört saate kadar direnmişti.

İçim yanıyor ve şu anda ne Lübnan’a asker gönderme umurumda, ne cumhurbaşkanı seçimi, ne basketbol takımımızın başarısı ne de Galatasaray’ın puan kaybı. Ne tadım var ne tuzum. Dün altı paket sigara içtim, kalbim sıkışıyor. Tıknefes olacağım. Belki de düşmanlarımın özledikleri gibi şişer şişer patlarım.

Her köşeden hoplayacak, omuzuma tırmanacak, ayağıma dolanacak, kafacığını sürtecek gibi geliyor. Sürtmeyecek. Ölümün en bok yanı, ister kedi olsun ister baba, onu bir daha asla göremeyeceğini anladığın zaman ortaya çıkıyor.

Bir daha hiç göremeyeceğim…

İçim yanıyor ama Hizbullah yanlılarına sorarsanız ben ‘hem duygusuz hem de küstah’ bir adamım, Arap çocuklarına acımıyormuşum, İsrail’i tutuyormuşum, bu durumda yanmaması gerekir. ‘Sevdiğim herhangi bir şey olup olmadığını’ merak eden hanımlar da çıkmıştı.

Üstelik ölen kedi için yazı yazılır mı, bu kadar memleket meselesi beklerken…

Haklılar. Aşk yazarı değilim, bu yazıyı da yüzüme gözüme bulaştırdım. Oturdum eşek gibi de ağladım.Başka bir halt daha ettim, daha doğrusu bizim hanım etti.

Gitti hemen, sıcağı sıcağına, minik bir yavru kedi aldı geldi.Yapamayacaktık, evdeki boşluğa dayanamayacaktık. Çıldıracaktık. Çivinin çiviyi hemen sökmesi şarttı.

Bu da yeşil gözlü fakat akça pakça. Büyüyünce bu da uzun tüylü olacak, şimdilik bıyıkları bile kısacık. Daha üç aylık.

Mamanın ve sütün yerini hemencecik öğrendi alçak, ‘tuvalet terbiyesini’ henüz başaramadık ama öğreteceğiz. Şimdilik evi keşfediyor, herşeye büyük bir şaşkınlıkla bakıyor, her duyduğu sesten ürküyor ve göğsüme yatıp poposunu da çeneme dayıyor.

Pusi de eskiden öyle yapardı. Bunu adını da Musi koyduk. Hem ağzımız alışmış, hem ‘merhumenin’ anısını yaşatır, hem de sevmem öyle Pamuk, Duman, Bulut gibi köylü karısı isimlerini.

Fakat bunun bir de ‘dudaktan öpme’ eğilimi var ki, bizim hanımda kıskançlık belirtileri de yeniden başladı bile…

Ben de karısını aldatan bir erkeğin çektiği vicdan azabına benzer duygular içindeyim. Bizim hanımı değil, eski kediyi. Şaşırdım kaldım. Tarifsiz kederlere düştüm.

Bir de, o eşsiz ‘Summer of 42′ filminde, yeni evli olduğu ve çok sevdiği kocasının savaşta ölüm haberi gelen Dorothy’nin, hemen o akşam, komşunun oğlu tıfıl Herman’la niçin yattığını anladım.

Yok, o filmde Pınar Altuğ oynamıyor, Jennifer O’Neill derler bir kız vardı… Şimdi o da kocakarı olmuştur. Babıali’nin aklı ermez bütün bunlara.

Dedim ya, kafam bozuk, bugün kusuruma bakmayınız.

Engin ARDIÇ