Çok geçmedi işte yine üstünden… Seninle yaptığımız o konuşmanın ardından, dışarı çıkıp kelebek kovalıcam ben diye tutturdun. Bahçeye çıkardım seni, ağaçlara tırmandın yine, toprak eşeledin, yuvarlandın, ot, börtü böcek yedin falan… Hadi eve kızım dedim, hiç ikiletmeden ardım sıra zıplaya zıplaya girdin eve… Yuvarlandın yerlerde… Gece boyu koklaştık, sen bana dokundun patilerinle… Ben patilerini sevdim. Kulaklarını gıdıkladım, sende pijamamın ipini çekiştirdin.

Sabah oldu, beraber kahvaltımızı ettik. Aslında hemen oyuna başlaman lazımdı. Ben bulaşıkları yıkarken senin bilgisayarın üstüne uzanman ve müziğin nerden geldiğini anlamaya çalışman gerekiyordu. Yerdeki çorapları yuvarlaman, yatak örtülerini yere düşürene kadar çekiştirmen gerekiyordu. Yapmadın… Usulca tırmandın uyku sepetine ve ışık vurmayan, kuytu bir köşede daldın uykuya… Saatlerce uyudun.

Bu tribine anlam verememekle birlikte, yorgun heralde diyip rahatsız etmemeyi tercih ettim. Hem bahaneyle bende kağıda kaleme atlayıp zıplayan bir kedi olmadan masanın üstünde, adam akıllı ders çalışabilirdim… (İnsan zaten birşeye çok heves etmemeli. Sayende şimdi ders çalışamıyorum!)

Öğleye doğru, uykunu almış olup, gece boyu tepemde zıplamaman için seni dürtükledim. Biraz sinirlenerek, ama yinede yaptığım oyunlara itiraz edemeyerek kalktın yerinden… Yine ellerimi ısırdın, ayaklarıma atladın.. Seni yerdeki gazeteden yapılmış oyun toplarınla başbaşa bırakarak yemek masasını hazırlamak üzere işe koyuldum.

Canım kızım, Rüya’m… Neden insanların yemeğini masaya çıkıp yiyorsun.. Biz senin kuru mamana, ton balığına sırnaşıyor muyuz? Sen başka birşeyle ilgilenirken, gidip yemeğini, suyunu tırtıklıyor muyuz?

Offf Rüya, of! Seni uyandırdığıma okadar pişmanım ki anlatamam…

Mektup 1 için [tıkla]

Mektup 2  için [tıkla]