doğanın-intikamı

Gidişim gibi dönüşümde muhteşem oldu. Dün akşam saatlerinde Muğla’ya bastıran yağmur, yaşamı felç etti. Saat 21:00 de hareket edecek otobüs için 19:30 da evden çıkmak zorunda kaldım. Yaz havasına güvenip yanımda kalın elbiseler götürmediğim için, gece boyu otobüste dondum. İkinci kaptanın ani frenlerinden ziyade, üşüdüğüm için uyanıp durdum. İstanbul’un başına gelenleri sabah saatlerinde öğrendim, canım yandı. Geçmişinden ders alamayan bir ülke olmamız birkez daha onlarca cana mal oldu.

Yüksektekilerin, yapacak birşey yok, bunun adı afet, geçmiş olsun demesi yaralara tuz bastı. Bundan 14 yıl önce, haber arşivlerine İkitelli Baskını olarak geçen felaketin aynısının, aynı yerde, aynı sebepten yaşanıyor olmasının altında anlam aramak yersiz belkide. Ama ben yersiz olanı yapıyorum…

İnsanların gözlerinin önünde, sel sularına kapılıp giden genç adamın arkasından, ”Doğa ona yapılanların bedelini ödetiyor.” demek çok ağır. Evet, doğa intikam alıyor buna birşey diyemem ama hepimiz elimizi biraz taşın altına sokmalıyız. Bu kadar ucuz olmamalı yaşam. İnsanlar gibi, onlarca hayvanında yaşamını kaybettiği bu felaketin tekrarlanmamasını umut etmiyorum. Tekrarlandığında, aynı can pazarının yaşanmamasını, alt yapı- üst yapı sorunun ortadan kaldırılmasını temenni ediyorum.

Hatta şu sıralar kanallarda dönen ”Alın verin, ekonomiye can verin” kampanyasını sonuna kadar destekliyorum. Ekonomimiz kalkınmadan, gelişmekte olan ülke statüsünden, gelişmiş ülke statüsüne yükselmeden, vatandaşın yaşam standartlarının yükseltilmesi mümkün değil. Kalkınmamız için zaman gerekli, nedense bu zaman bir türlü geçmiyor. Zamanın göreceliği kavramıda işte tam bu noktada ortaya çıkıyor.

Bugün zihnimde yer eden, belediye otobüslerinin üstünde çaresizce yardım bekleyen insan resimlerinden ve kangal köpeğinin kurtuluş anından sonra, 30 Ağustos akşamından aklımda kalan, bir türlü yazamadığım başka bir konuya değinmek istiyorum. Şu sıralar Muğla-Ankara arası mekik dokuduğum için, yine bir otobüs bekleme merasimi sırasında, haberleri izliyorum. Bizim oraların, Gökova Körfezinin sevimli foku Badem‘in firar macerası yayınlanıyor. İsmini unuttum, bir iş adamı onca işinin gücünün arasında, bebekliğinden beri insanlarla içiçe olduğu için doğal ortamına alışamayan Badem’in bakımını üstlenmiş. Haftasonları da onunla birlikte yüzüyormuş, oyunlar oynuyormuş.İlgimi çekiyor ve pür dikkat bekleme salonunda televizyon izlemeye başlıyorum.

Hemen ardından bir bomba imha haberi giriyor. Uzman, şüpheli çantaya yaklaşıyor, fünyeyi yerleştiriyor.Bu sırada arkasında davetsiz bir misafir beliriyor. Bir güvercin. Bomba uzmanını, bir cici adam, fünyeyi de kendisi için bırakılmış yem sanıp, arz-ı endam ederek çantaya yaklaşmaya başlıyor. Arkasına dönüp, sokağın sonundaki bekçi kulübesinde bulunanlara, girin içeri kapıyı kapatın diye seslenen kişilik, ayağının dibindeki güvercine bir kışt demeden çantadan uzaklaşıyor. Fünye ateşleniyor, çantayla beraber günahsız güvercinde parçalara ayrılıyor. Çantadan bomba çıksa, kendimi biraz rahatlatacaktım ama içi boş çıktı… İzlemeye devam ettiğim reklam kuşağının üçüncü reklamı, Muğla’ya bağlı Milas‘tan. 10 kaplumbağanın üstüne benzin dökülerek yakıldığı haberi. Anlatmaya, konuşmaya, cümle kurmaya gerek yok sanırım… Haber spikerinin sözleriyle nokta. Bunlar insan mı şimdi?