Hayvan sevmenin bir adım ötesi insan sevmektir..
Gözlerini zorlukla açtığında çektiği acıyı yüreğimde hissettim. Ayaklarını karnına toplamış, acılı bir ses tonu geliyor kulaklarıma…İncitmekten korkarak kucaklıyorum, gözlerini kapatıyor, sanki biraz daha sakin… Usul usul okşuyorum.
Yanındayım, güvendesin diye fısıldıyorum. Hüzünlü bir şarkı gibi uzaktan geliyor sesim kulağıma. Sıkıntısının azaldığını gevşeyen vücudundan anlıyorum. Hala kucağımda, bırakasım yok, çok gerilere gidiyor zihnim. Biraz bulanık da olsa yıllar öncesini anımsıyorum.
Minicik, dünya şekeri, hep kucağımda… Geldiği andan itibaren evimizin neşe kaynağı oluyor. Benden fırsat kalırsa eşimin dizlerinde… Öyle sevimli ki, paylaşamıyoruz. Sevgi dolu yüreğim, tüm kapılarını açıyor ona. Öyle ki mümkün olsa yirmi dört saati birlikte geçireceğim. Zaman zaman eşimin sitemkar sözleri sanki kıskançlığını belli ediyor. O da hissetmiş gibi daha çok sokuluyor kucağıma.
Yemek saatleri ve uykusu dışında ne kadar da oyuna düşkün. Biraz daha büyüdükçe tüm enerjisiyle hoplayıp zıplıyor. Ben ona katılmazsam adeta kızıyor, yerimden kalkana kadar beni rahat bırakmıyor. Gündüzleri işim gereği dışarıdayım.
Kapıda anahtar sesini duyunca heyecanla koşturmasını duyuyorum. Elimdeki paketleri bırakamadan kucağımda buluyorum. Ne tatlı, ne sıcak, ne şeker… Gündüz yeterince enerjisini harcamamış ki koltukta ve yerlerde yuvarlanarak dakikalarca oynuyoruz. Oyundan yorgun düşünce kucağımda uykuya dalıyor. Öyle mutlu ki, kıpırdayamıyorum o anı bozmamak için. Onu koltuğa yatırıp kendime zaman ayırıyorum biraz. Birazdan uyku saatinde yatağıma gittiğimde onu da orada bulacağım. Sabaha kadar mutluluk sesleri çıkararak güvenli bir uykunun kollarına koşacak.
İlk evimiz bahçeye bakan arka daire idi. Pencereden bahçeyi seyretmenin keyfine diyecek yoktu. Bahçeye çıkmasına izin veremezdim. O kadar korunmasızdı ki ancak kucak kucağa kapalı balkondaki koltuğa oturur, bahçedeki kuşları, oynayan çocukları izleyerek saatler geçirebilirdik. Pencereye yaklaşan kuşlar onu nasıl da heyecanlandırırdı.
Daha sonra kocaman bahçeli, üç katlı ve ahşap merdivenli şimdiki evimize taşındığımızda evimiz de her geçen gün aileye katılan yeni fertlerle bayağı kalabalıklaştı. Benim ilk göz ağrım prensesim vakurlu bir eda ile dolaşırken yenilere
pek yüz vermezdi. Ne de olsa evin ilk sahibesi idi. Diğerlerini şöyle bir süzer salınarak aşağıya inerdi. Eğer merdivenden başını uzatıp evde misafirler olduğunu görürse yukarıya döner merdivenlerin üst basamaklarında gitmelerini beklerdi. Böyle zamanlarda yemeğini odasına servis yapardım. Misafirler uzun süre kalırlarsa sıkılır, aşağıya inerek dolanır, sanki “artık gidin, yatma saatimiz geçiyor” derdi.
Dile kolay, on sekiz yıl geçirdik birlikte… İnsan ömrünün ortalama üç ya da dörtte biri.
Devamini oku »
Derisinin altında diken olan biri ağrının ne olduğunu bilir, ancak böyle bir acı yaşamamış olan vicdansal pişmanlık duymaksızın başkalarına çok kolay acı verebilir. Biz insanların sadece onların etini yemek için bir balığın kafasını kopardığını, keçi, inek ya da diğer bir hayvanın boğazını kestiğini görürüz. Eğer bir kimse böyle katı yürekli insanlara biraz bilinç aşılasa, onların akılları başlarına gelebilir ve “Bunu yapmamam gerekir” diye düşünürler. Doğa yasalarını bilen biri parmağını kesme ıstırabının bizim başkalarına verdiğimiz ıstırabın sadece bize geri gelmesi olduğunu anlar.
‘Meat’ (et) kelimesinin yazımına dikkat etmeliyiz: M E A T. ‘Me’ (ben) ve ‘eat’ (yemek) kelimeleri içerir: “Benim etini yediklerim beni yemek için geri döneceklerdir,” anlamına gelir. Her eylemin bir tepkisi vardır. Eğer herhangi bir kimseye acı çektirirseniz, siz de acı çekeceksiniz. Eğer bir başkasına tokat atarsanız, o da size tokat atacaktır.
Çarşamba gecesini perşembe sabahına bağlayan geceydi. Uyandım… Dışarıda çok sert esen poyrazın pencereleri sarsan gürültüsüyle kalktım ayağa. Aklıma ilk gelen sokakta yaşamak zorunda kalan insanlar ve hayvanlardı. Hava gerçekten tam bir ayazdı. Üzerime battaniyeyi aldım ve bir sigara yaktım.
Ben evin içindeydim. Sıcak yatağımdan kalkmıştım. Ama yine de üşüyordum. Peki ya dışardakiler ? Onlar nasıl dayanıyorlardı. Bunu halen aklım almıyor..! Düşünmekten yerimde oturamaz hale geldim. Hazırlandım, sık sıkı giyindim ve kapıyı açtım. Aracıma doğru ilerlerken sabah ezanı okunmaya başladı. Tüylerim diken diken oldu. Aracıma bindim ve hızla yola koyuldum. Amacım düşündüğüm canların ne durumda olduğunu görmekti. Yanımda hazırladığım yemekler yoktu. Sadece kuru mama vardı ama biliyordum ki bu bile aç bir karnı ısıtacak kadar yeterli bir destekti.
Bütün bölgelere yetemeyeceğimi bildiğim için sadece Bolluca ormanı 1.bölgeye geldim. Diğer bölgelerdeki köpeklerin yanına gitmedim çünkü yanımda yeterli yiyecek yoktu ve aracımın sesini duyarak peşimden koşmalarını istemedim. Sabahın bu erken saatinde bölgede bayram havası esmeye başladı. 3 paket kuru mamayı boca ettim. İnanılmaz açlardı ve yerde bir tane mama kalmadı. Biraz ilerledim ve sağ tarafımda ki molozların dibinde yatan, kıvrılmış küçük kahverengi bir köpeği gördüm. Yanına gittim. İnliyordu. Elimi uzattım ve onu kucağıma aldım. Bağırmaya başladı. Hastaydı. Aracımdan küçük polar battaniye yi alarak bedenini sardım. Küçük bir a/d konserve açtım. Nefes almadan yedi. Ama çok hırıltılı bir şekilde, düzensiz nefes alıyordu. Aracımın kaloriferlerini açtım ve ısıtmaya çalıştım.
Eve doğru yola çıktım. Gözüm üzerindeydi. “Sakın öleyim deme, eve gidiyorsun” dedim. Kemerburgaz ormanından evime doğru hızla ilerliyordum. İnlemeler kesilmişti. Uyuyordu.
Devamini oku »