Hayvan sevmenin bir adım ötesi insan sevmektir..
İlk çağlarda insanlar kendilerini hayvanlarla eşit sayarlarmış. Ortaçağda ise durum tamamen değişmiş. İnsan beynini kullanmayı keşfettikçe kendini doğadan ve diğer canlılardan üstün görmeye başlamış. Aklınca, aklıyla böbürlenmeye başlamış ve hayvanları ilkel yaratıklar olarak görür olmuş.
İnsanoğlunun hayvanlarla arası okadar açılmışki, onlar için birşey yapmak zaman kaybı haline gelmiş. Gün geçmiş, kendi cinsine de tahammülsüzleşmiş insanoğlu… Üst kattaki komşusu biraz gürültü yaptı diye çekip vurmayı, kız arkadaşına yan baktı diye tekme tokat dövmeyi, aynı fikri savunmuyor diye onlarca defa bıçaklamayı, hak görmüş kendine. Kendine bile yabancılaşmış.
Köydeki insanla şehirdeki insan bir olur mu hiç demiş. Kendini modern, ötekini ilkel
Devamini oku »

Çumra Ovası—->>Konya Kanalizasyonu, Sulama Atıkları—->>Tuz Gölü—->>Yok olan mikroorganizmalar, bitkiler—->>Sofralarımıza gelen tuz—->> Kanser ve hepatit vak’alarının artması—->>TUZ GÖLÜNÜN İNTİKAMI
Geçtiğimiz hafta Çevre Hukuku dersinde aldığım iki satır not. Herşeyi özetleyen kelimeler. Kısır bir döngü… ”Derenin intikamından daha ağır intikam alıyor Tuz gölü ve kimse görmüyor.” dedi A.Göktürk hocam. Sustu öğrencileri… Dünyada eşi benzeri yok Tuz Gölü’nün dedi, ama bizimde eşimiz benzerimiz yok hocam! dedik.
İlkokuldayken ben, Marmara Denizinin harita üzerinde kapladığı yerle boy ölçüşürdü Tuz Gölü’müz. Şimdi haritadan silinmek üzere. O kadar küçülmüş, o kadar yok olmuş. O kadar yok etmişiz! Seçim zamanı sapasağlam kaldırımları söküp, sonra yeniden taşlarını dizen, laleler ekip sonra söken, her köşe başına park yapan, devletin bütçesini yok yere heba eden siyasilerin aklına hiç gelmemiş Tuz Gölü’ne karışan evsel atıkların ve sanayi atıklarının önüne set çekmek. Kurabiye yaparken bile sırf hamuru bilmem ne olsun diye bir tutam tuz serpiştiren halkımız, sormamış hesabını olan bitenin.
İşte bu sebepten hep bir ağızdan, sözleşmişcesine cevap verdik; ”Hocam, Türk milletinin de eşi benzeri yok, korumamız gereken tüm doğa değerlerini hiç etmekte üstümüze yok.”
Devamini oku »

Geçen hafta intihar etti öğretim üyesi Dicle Koğacıoğlu. 37 yaşında… Ve şu notu bıraktı arkasında: “Çok acı var, dayanamıyorum…“
Aşk, ayrılık acısı sanmıştım ilk okuduğumda. Hep öyle ezberletildiğinden, öyle yakıştırıldığından belki. Ama değilmiş. Namus cinayetleri üzerine çalışıyormuş, Koğacıoğlu. Namus terörü üzerine...
Önünde belgeler, otopsi raporları, bazen en hain, acımasız ifadeler.
Yani acının tarihi. Ardından konu “namus” olunca, hafifletici nedenler elbette. Ve yargının ceza indirimi… Meslektaşlarıyla birlikte kaç kez isyan etmiş, yargı kararlarına. Ruhu yaralanmış, her “vaka”da. Sonra önce o notu bırakmış arabasına. Sonra kendini, boğaz köprüsünden…
Bıraktığı notta, “Çok çaresizim” demiş ve özür dilemiş ailesinden.
Köpeği Çıtçıt’a iyi bakmalarını istemiş. Ve tüm parasını, herşeyini hayvanlara bağışlamalarını… Bir “insan”ın, başka bir insana yapabildiklerini, zalimliğin sınırsızlığını çok iyi bildiği için belki. Belki artık sadece köpeklerin, hayvanların zalim olmadığına inandığı için.
Devamini oku »